9/2/2007 - ESTARABİM'DEN YAĞMUR'A 1
Bu ay herhangi bir albümü tanıtmaktan çok bendeki müzik zevkinin hangi aşamalardan geçtiğini ve nereye doğru yol aldığını anlatmak istedim.
Müzikle ilk tanışmam 4-5 yaşlarında sokakta top oynarken kulağıma çalınan şarkılarla oluştu. Bunların arasında en çok Barış Manço'nun Kara Sevda'sı hala hatrımdadır. Hatta "Eksi 40 derece soğuk suda bile yüzmenin" nasıl bir şey olduğuna dair soru işaretleri oluşurdu kafamda. Tabii sonradan anladık ki önce bir şarkının adına bakmalı sonra sözleri hakkında yorumda bulunulmalı. Bir de o yıllar malum, Adam Olacak Çocuk yıllarıydı. Barış Abi televizyonda onlarca çocuğu küçük kürsüye çıkartıp meşhur ediyordu. Hep hayal etmiştim "Bir gün ben de çıkabilecek miyim oraya" diye. Çıkamadım, çıkamadım ama hayallerini kurmaktan da geri durmadım. Misal, çıksam hangi şarkıyı sunarım diye geceler boyu çocuk aklımla düşünmüştüm de gene Kara Sevda'da karar kılmıştım. Ne ilginçtir ki yıllar sonra Barış Manço arşivimi kurarken bu şarkıya bu kadar değer veremedim. Hatta ilk olmanın sihrini bile ona değil Erkin Koray'ın Sarhoş Gibiyim'ine verdim.
Yaş oldu 13-14... Ortaokul yıllarım. O yıllarda müzik, pop müzik bugünkü kadar kötü değildi. Kötü sesli, safi org yardımıyla yapılan şarkılarıyla ortalara çıkan şarkıcılar da vardı ama kendilerini dinlettirebilir bir halleri vardı. Özlem Tekin'in millete Aşk Herşeyi Affeder mi? diye sordurtup sansasyon yarattığı günler. Bana hala dün gibi geliyor olsa da şöyle bir düşünüldüğünde aradan 15 yıl geçmiş, çoktan nostalji olmaya yüz tutması gerekiyor. Ama hala o yıllar için nostalji diyemiyoruz. Ben bunun sebebini o günlerin bugünlerle arasında var olan zincirin hala kopmamış olmasında görüyorum. Mesela 1975 yılındaki bir şarkıyla 1990 yılında çıkan bir şarkı arasında her açıdan çok fark vardır. Hani sözler Türkçe olmasa iki şarkıyı farklı milletlerin şarkıları olarak bile belleyebilirdik ama 1990 ile 2005 arasında bu tip bir farklılaşma yok. Kalite açısından elbette fark var ama müzikal anlayış açısından durum o günlerle hala aynı rotada ilerliyor.
İşte o yıllar evdeki iki abime öykünmekte olduğum yıllardı. Bunlardan birisi klasik müzik ve yabancı rock konusunda diğeri de arabesk ve eski pop şarkıları konusunda uzmanlaşmıştı. Beni etkileyebilen ikincisi oldu. Eğer o olmasaydı bu köşede 1 yıldır Erkin Koray'dan Murathan Mungan'dan ya da Ahmet Koç'dan değil Strauss'dan U2'dan bahseden yazılar okuyor olacaktınız. İyi olurdu ya da kötü olurdu bilemem ama vaziyetimiz bu zaman diliminde budur. Arabeskçi abimin eski kasetlerinden ilk duyduğum şarkı Sarhoş Gibiyim olmuştu. O kadar Ümit Besen, Ferdi Tayfur, Orhan Gencebay kasetleri arasında ben bula bula Erkin Baba'yı buldum o da epey ironik bir hadise tabii ama bulduk bir şekilde işte. Şarkıyı bilenler bilir, girişinde Özer Şenay elektrobağlama resitali verir ardından Erkin Baba şaheseri tamamlar. İşte bu 5 dakikanın bitiminde ben adeta yeniden doğdum. Ciddi anlamda ilk kez bir şarkıyla yaşımın ve fikrimin yettiğince ilgileniyordum. Başa aldım şarkıyı bir kez daha dinledim, sonra bir defa daha bir defa daha derken şarkı beni çepeçevre sardı. Kendi başıma bir odaya kapanıp akşama kadar şarkının da içinde bulunduğu İllaki albümünün toplama baskısını hatmettim. Artık Sarhoş Gibiyim'in yanında Tek Başına'yı, Boşuna'yı da kendime yar etmiştim. Bu macera tek albümle kalmadı. Abimin üzerindeki isimlerin bile artık silindiği epeski kasetlerini taramaya başladım. O tarama esnasında Orhan Gencebay hayatıma girdi.
Ümit Şarkısı'nı bulmuştum. Bu şarkı (Gencebay-sever dostlarım yüzlerinde gülümsemeyle okuyacaklardır) Gencebay'ın hiçbir yasal albümünde bulunmuyor. Daha doğrusu ben öyle biliyordum. Tam 3 yıl araştırdım, bulamadım. O sıralar internet de yok ki diskografiler hakkında bilgi sahibi olalım. Abime sorduğumda 60'lı yıllar demişti başka da bilgi verememişti. Sonunda şarkının da bulunduğu artık baskısı yapılmayan o yıllarda bile tek tük kalmış bir Kaderimin Oyunu toplamasında buldum şarkıyı. Yer Bursa'nın Gürsu ilçesiydi. Eniştem gözlerimdeki heyecana dayanamayıp albümü almıştı hiç unutmam. Orhan Gencebay sevgim de hem bu şarkıyla hem de Aşkı Ben Yaratmadım filminde çalınan Bir Görüşte Aşık Oldum şarkısıyla başladı ve ilk aldığım albüm dolayısıyla Yarabbim albümü oldu.
Yavaş yavaş eski şarkıları tararken bir yandan da Erkin Koray ve Orhan Gencebay'ı hatmetmeye uğraşıyordum. Her ikisinin de -özellikle Erkin Koray- piyasada olan tüm albümlerini almaya başladım. Erkin Koray, Barış Manço ve Edip Akbayram'a olan ilgimi Orhan Gencebay'sa Hayri Şahin, Zeki Müren, Ferdi Tayfur gibi eski alaturka ve arabesk sanatçılara olan ilgimi azdırdı ve bendeki yelpazenin gelişmesi bu sayede başladı. Bir yandan Anadolurock'un efsanelerini dinleyip hem türkü hem rock vitaminlerini alırken diğer kanattaki şarkıcılarla da alaturka ve arabesk vitaminlerimi almaya başladım. Birkaç sanatçının koleksiyonunu -ki sadece kaset babında- tamamlamam için birkaç yıl geçti. 16 yaşımda üniversiteye girdiğimde yaşıtlarım arasında Anadolurock uzmanı olarak tanınırdım ve ciddi anlamda da o yaşta ne kadar bilgi gerekiyorsa fazlasına hakimdim.
Üniversite yıllarıma başlarken zaten Erkin Koray, Orhan Gencebay, Barış Manço, İlhan İrem, Edip Akbayram, Moğollar, Üç Hürel, Zeki Müren ve Neşet Ertaş konusunda epey bilgi ve sevgi sahibiydim. Üniversite benim için çeşitliliğin başlangıcı olmuştur. O yıla kadar dinlediğim müzik tamamen yerli ve tamamen nostaljik bir çatıdaydı. Gündeme ait şarkıcıları ya da şarkıları sadece ismen bilirdim. Elbette Mirkelam ya da Haluk Levent gibi bazı isimleri daha yakından tanırdım ama diğerleri bana gerçekten de çok uzaktı. Hani neredeyse 70'li yıllarda yaşıyor gibi bir havadaydım. Bu değişime sebep olanların başında bizim yurt kafeteryasında bulunan müzik kutusu geliyordu. 60 civarı albümün sergilendiği bu kutuda nostaljik albümler pek bulunmadığı için güncel şarkıları dinlemek durumunda kalıyorduk. Sonra bir de bendeki yeri hep ayrı olacak olan Kütahya'daki kasetçim Aynur Abla vardı bu çeşitliliğe etkisi olan. Onun dükkanında geçirdiğim saatler boyunca birçok yeni albüme ve birçok piyasa-dışı albüme rastladım. Kilis'teki hazine bulma dönemimden sonraki tüm eksiklerimi oradan tamamladım. Şimdi o kasetçili günlerimle bugünkü müzik alışverişlerime bakıyorum da arada müthiş fark var.
Biz o yıllarda kasetçilerimizle aile gibiydik. Biz diyorum çünkü benim gibi olan dostlarımdan da hep aynı şeyleri dinliyorum. Kasetçilerimizle yalnızca dükkanlarında olmazdı alışverişimiz. Düğünlerine bile gitmişliğim vardır mesela. O denli yakındık. Asla bir başkasından alışveriş yapmazdık. Bir şarkıyı bulabilmek için günlerce kafa patlatırdık. Birbirimizden olabildiğince fikir alırdık. Bugün ayda bir CD aldığım dükkanda geçirdiğim sürenin yalnızca alışveriş süreci olması benim gibi anıları olanlar için fazlasıyla iç burkucu. Devir mi değişti ben mi değiştim buna hala karar verebilmiş değilim. Sonra tabii bir de internetten şarkı indirme davası var ki o yukarıda anlattığım tüm samimiyeti tüm sıcaklığı ezdi geçti. Artık zamanında plakçı plakçı sahaf sahaf aradığımız şarkıları iki tıka bulabilecek konuma geldik. Upload, download mp3, wma gibi kelimelere sıkıştırdık tümcelerimizi.
Üniversite birinci sınıfın tamamını ben Grup Yorum dinleyerek geçirdim. Lise-3 Kilis yıllarında tanıştığım bu müzik benim delikanlı ve saf damarlarımda tüm coşkunluğuyla akıp gitti. Müzikleri o kadar etkileyicidir ki o yaşların verdiği coşkuyla elinize silahı alıp dağa çıkacak hale gelirsiniz. Elime meyva kesmek için bıçak almaktan başka gaza gelmedim tabii de bende siyasi anlamda da epey değişiklik yapmıştı bu Grup. Hakikaten ender bulunacak derecede iyi sanatçılardan kurulu bir gruptur. Geçenlerde konserlerine gittim Babaeski'ye. O günler aklıma geldi, hiç yanımdan ayırmadığım walkman'in kulaklığında şaha kalktıkları şarkılar geldi kulağıma bir de sahneye baktım, Onlar yoktu, o coşkudan o yaratıcılıktan eser yoktu. Onlar mı değişti ben mi bilemedim.
Walkman dedim de ilk walkman'imi Kilis'teki kaçakçılardan almıştım. Dükkanın adını da hatırlıyorum, hala varmış bu dükkan: Akıllı Teypçi. Teyp. Artık duymadığımız bir kelime. Hani müzik yapımcıları şirketlerinin ismini değiştirse kasetçi ya da kaset kelimesini bile duyamaz olacağız ya o artık başka yazının konusu olsun. Ne diyorduk; walkman. 3 Walkman'im oldu. Hepsi de reklam olmasın Sony idi. Sonunda geçen yıl pes ettim ve CD'ye geçtim. Tabii bu geçiş esnasında ayrıyeten plak-pikap dinleyicisiydim o ayrı mesele. Seyyar olarak kullandığım müzik teknolojisinde çağ atlamıştım. Walkman'den Diskman'a geçiş, aman tanrım! Sonra çağ bana atladı ben daha ne olduğumu anlayamadan iPod çıktı. Sonradan öğrendik ki bu meret aslında mp3 Player imiş. İpod da tıpkı Walkman gibi markanın adıymış. Adı her ne olursa olsun bir süre iPod'u gazetecilerin köşe yazılarındaki övgülerden takip ettim. Ben o sırada hala sözüm huzurunuzdan dışarı eşşek kadar Diskman'i yanımda taşıyıp müzik dinlemeye uğraşıyordum. Neyse ki iPod'a geçtik de pil derdimiz de boyut derdimiz de bitti. Atalarımız boşuna dememiş: Mühim olan işlevi. İşlevi iyi çok şükür.
Bu yazı biraz uzun sürecek gibi. Daha üniversite ve sonrasını anlatamadık, şimdi kontrol ettim yazı sıkıcı olacak dereceye gelmiş. Öyleyse burada keselim ve böyle hiç iyi bir albümün çıkmadığı hangi albümü yazsam diye kendi kafamı ütülediğim bir ayda da devamını yazalım. Benim müzikal seyrüseferim 90'lardan 2010'a giderken müzikte nelerin değiştiğine dair hatırı sayılır bir belgeseldir aslında. Estarabim'den Yağmur'a bir yolculuktur bu. Estarabim kısmı bitmeden burada keselim.
Kestik!!
Gelecek ay görüşmek üzere...
(www.kadrikarahan.net sitesinde bu ay yer alan yazımdır)
|